Son günlerde ABD eski Başkanı ve yeniden başkanlık yarışının en güçlü isimlerinden biri olan Donald Trump’ın İran hakkında yaptığı açıklamalar uluslararası siyasette yeni bir tartışmayı beraberinde getirdi. Trump’ın, İran’ın dini lideri Ali Hamaney sonrası olası liderlik süreci hakkında “kabul edilemez” ifadeleri kullanması ve bu sürece kendisinin de dahil olması gerektiğini ima etmesi, egemenlik kavramının nasıl aşındığını bir kez daha gözler önüne serdi.

Bir ülkenin iç siyasi düzenine ve liderlik mekanizmasına dışarıdan müdahale edilmesi, uluslararası hukukun en temel ilkeleriyle açıkça çelişir. Devletlerin egemenliği ve kendi yöneticilerini belirleme hakkı, modern uluslararası sistemin temelidir. Buna rağmen Trump’ın bu yöndeki söylemleri yalnızca İran’ı değil, aslında tüm dünya düzenini ilgilendiren ciddi bir zihniyet sorununu ortaya koymaktadır.
Eğer bir ülkenin liderinin kim olacağına başka bir ülkenin siyasetçisi karar verecekse, o zaman aynı mantıkla şu soru da sorulmalıdır:
İran da ABD başkanlık seçimlerine müdahil olmalı mı?
O zaman çıkıp biri de diyebilir ki; “Donald Trump’ın başkan adaylığı kabul edilemez. ABD’de yapılacak seçimlerde bizim de masada olmamız gerekiyor. Onay verdiğimiz kişi başkan olmalı.”
Böyle bir yaklaşımın ne kadar absürt ve kabul edilemez olduğu ortadadır. Ancak tam da bu noktada Trump’ın İran’a yönelik söylemleri aynı mantığın tersinden uygulanmasından başka bir şey değildir.
Fakat bu tartışmanın bir başka boyutu daha vardır: Ortadoğu’daki Müslüman Arap ülkelerinin sessizliği.
Bugün Ortadoğu’da birçok Arap ülkesinin topraklarında ABD askeri üsleri bulunmaktadır. Bu üsler üzerinden bölgeye yönelik askeri operasyonlar yapılmakta, siyasi baskı kurulmakta ve bölge ülkeleri üzerinde ciddi bir güç dengesi oluşturulmaktadır.
Daha da dikkat çekici olan ise Donald Trump’ın geçmişte yaptığı ve uluslararası hukuk açısından son derece tartışmalı olan şu yaklaşımıdır: ABD’nin bulunduğu ülkelerde üsleri kullanmak için ayrıca izin almaya ihtiyacı olmadığı, Amerika’nın istediği zaman bu üsleri kullanabileceği yönündeki söylemleri.
Bu yaklaşım aslında çok net bir gerçeği ortaya koyuyor:
Ortadoğu’daki bazı yönetimler kendi toprakları üzerindeki egemenliklerini fiilen başka güçlerle paylaşmış durumdadır.
Bugün İran hedef alınırken sessiz kalan bu bölge ülkeleri, yarın aynı baskının kendi kapılarına dayanmayacağının garantisine sahip değildir. Tarih defalarca göstermiştir ki büyük güçlerin bölge politikaları hiçbir zaman tek bir ülkeyle sınırlı kalmaz.
Ortadoğu’nun haritası son yüz yılda defalarca yeniden çizildi. Sınırlar değişti, yönetimler değişti, rejimler değişti. Bu süreçte bölge ülkelerinin çoğu zaman kendi kaderlerini kendilerinin belirleyemediği de acı bir gerçek olarak ortada duruyor.
İşte bu yüzden bugün İran üzerinden başlayan gerilim yalnızca İran’ı ilgilendiren bir mesele değildir. Bu gerilim, yarın bölgedeki diğer monarşik yönetimlerin, krallıkların ve petrol zengini küçük devletlerin de aynı baskı ve tehditlerle karşı karşıya kalabileceğinin işaretlerini taşımaktadır.
Bugün İran’a karşı sessiz kalan bazı petrol zengini Müslüman Arap ülkeleri belki de farkında olmadan çok daha büyük bir sürecin kapısını aralıyor olabilir. Çünkü bölgedeki güç dengeleri değiştiğinde bu ülkelerin de yeni siyasi ve askeri düzenlemelerle karşı karşıya kalmaları kaçınılmaz hale gelebilir.
Böyle bir senaryoda, İran’dan sonra sıranın bu zengin ama siyasi olarak kırılgan ülkelere gelmesi ve bu ülkelerin ABD’nin bölge politikaları doğrultusunda İsrail ile daha sıkı bir siyasi ve askeri eksene oturtulması ihtimali hiç de uzak bir ihtimal değildir. Başka bir ifadeyle, bugün sessiz kalan bazı yönetimler yarın kendilerini İsrail merkezli yeni bir bölgesel düzenin içinde bulabilirler.
Ortadoğu’daki bazı ülkelerin bugün sessiz kalması kısa vadede onları koruyor gibi görünebilir. Ancak tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Güç dengesi değiştiğinde sessiz kalanlar da o fırtınanın içine çekilir.
Bugün İran için kurulan cümleler, yarın başka ülkeler için kurulabilir. Bugün hedef gösterilen bir ülke olabilir, yarın ise aynı coğrafyada bulunan diğer devletler.
Dünya düzeni eğer gerçekten egemen devletler ve uluslararası hukuk üzerine kurulacaksa, hiçbir ülkenin başka bir ülkenin liderine, yönetimine veya iç siyasetine müdahale etme hakkı yoktur.
Aksi halde Ortadoğu’da yaşananlar yalnızca bir kriz değil, çok daha büyük ve tehlikeli bir sürecin başlangıcı olacaktır.
FlasHaber.com.tr